21 Kasım 2017 Salı

GÜNE NASIL BAŞLIYORUM (MİM)



Merhaba edebiyat severler yeni bir yazı ile karşınızdayım, bu yazıyı beni mimleyen Daha Mutlu Yaşam'a ithafen yazıyorum. Beni mimlediği yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Onun gibi akıcı ve açıklayıcı bir şekilde günümü anlatabilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim, hadi başlayalım :)

Öncelikle güne başlarken ilk olarak baş ucumdaki telefonuma uzanıyorum, eğer sevgili Mavim benden daha erken kalktıysa güne onun günaydınıyla başlıyorum, yok ben ondan önce uyandıysam o benim günaydınım ile güne başlıyor :) Daha sonra o gün dersim yoksa güzel ve rahat bir kahvaltı yapıyorum, kişisel temizliğimi yapıyorum; ama dersim varsa (bu iki anlamda da ders oluyor hem öğretmen olarak ders veriyorum hem de öğrenci olarak yabancı dil dersi alıyorum) kahvaltıya pek önem vermeden atıştırmalık bir şeylerle geçiştirerek işime odaklanıyorum.

Her iki anlamda da hem ders verip hem dersimi gördükten sonra kendi çalışmalarıma vakit ayırıyorum ki bu daha çok Farsça ve Osmanlıca üzerine çalışmalar oluyor, çoğu zaman Farsça metinlerden çeviri yapıyorum kendimi geliştirmek adına çünkü doktoraya başlamam için yds'den 55 ve üzeri almam gerekiyor :)

Farsça ve Osmanlıca çalışmalarım bittikten sonra bloğumuzla ilgileniyorum, birkaç yazı var yüklemek istediğim onları toparlamaya çalışıyorum, bunun yanında diğer blog yazarı arkadaşlarımın bloglarını inceliyorum, geziyorum :)

Blog çalışmalarıma da son verdikten sonra kimi zaman arkadaşlarımla görüşüyorum, bazen bir kafede oturup bir şeyler içeriz ya da gezeriz bazen de "Pes" adlı futbol oyununu oynamak için oyun salonuna gideriz. Eğer akşamları dışarı çıkmazsam film izlemeyi tercih ederim ya da Galatasaray'ın maçı olursa onu seyrederim koyu bir Galatasaraylı olarak :) Bu arada Mavim'i de Galatasaraylı yaptım :)

Geceleri bazen kasvetli bir hava çöker üstüme, o zaman da şiir, hikaye türünde bir şeyler yazmaya çalışırım tabi ki kasvetin yanında ilham da gelirse :)

Gece olduğunda ise yavaş yavaş yatma moduna geçerim, eğer sabah erken kalkmam gerekiyorsa mutlaka telefonumun alarmını kurarım ve kişisel temizliğimi yaparım. Daha sonra masamı düzenleyip bilgisayarımı ve kitaplarımı topladıktan sonra yatağa uzanarak biraz sosyal medya hesaplarımda gezinirim. Kim neler yapmış onları biraz incelerim. En sonunda da Mavim'i ararım ve günlük rutin gece konuşmamızı gerçekleştiririz :) Bazen çok uzun bazen ise kısa bir konuşma ile güne son vererek uykuya dalarım ve sonrasını biliyorsunuz işte :)

Ben de bu yazımda şu kişileri mimliyorum; bakalım siz neler yapıyorsunuz :)

https://arifozturkk.blogspot.com/  (Arif Öztürk)
http://hayatciviltisi.blogspot.com.tr/   (Hayat Cıvıltısı)
https://beydaninkitapligi.blogspot.com.tr/  (Beyda'nın Kitaplığı)
https://halil-ben-halil.blogspot.com/   (Halil Gönül)
http://www.rehitu.com/   (Recep Hilmi Tufan)
http://www.filmgundemi.com/   (Film Gündemi)
https://dilimkalemim.blogspot.com.tr/   (Mukaddesçe Konuşan Satırlar)
http://hayatagencbakis.blogspot.com.tr/   (Hayata Genç Bakış) 
http://incidennotlar.blogspot.com.tr/   (İnciden Notlar)

15 Kasım 2017 Çarşamba

Ateşler İçinde Aşk'a Uzanan Bir Yolculuk

Merhaba sevgili okurlar.
Size bu yazımda İskender Pala'nın yazarı olduğu "OD" isimli romanından bahsederek kendi yorumlarımı da paylaşmak istiyorum.

İskender Pala, OD romanında Yunus Emre'nin hayatını anlatıyor. 13. yy. Anadolu’sunda insanlık dersi veren Yunus Emre’nin yanında, Mevlânâ’dan Barak Baba’ya, Hacı Bektaş’tan Turakçın Baba’ya Temür Alp Ata’dan Tapduk Emre’ye Anadolu’yu sabır, ilahi aşk ve inançla kuranların hikâyesi anlatılıyor.

Kitabın ismi ateş veya aşk ateşinden geliyor. İskender Pala bu romanında Yunus Emre'nin hamlıktan nasıl yanma mertebesine geldiğini anlatıyor. Ama o kadar güzel anlatıyor ki insan adeta Yunus Emre’nin ağzından dinlemiş ve gözleriyle görmüş gibi kendini kitaba kaptırıyor.

Roman Yunus Emre’nin şiirlerinde de geçen Molla Kasım ile birlikte başlıyor. İlk sözleri Molla Kasım alıyor. Sonrasında Yunus Emre’nin ağzından anlatılmaya başlanıyor. O dönemin çekikgöz saldırıları, yani Moğolluların saldırılarıyla eşini ve bir evladını kaybeden Yunus Emre’nin dervişliğe ve şeyhliğe kavuşma öyküsü çok etkileyici bir şekilde aktarılıyor.

Yunus'un bu yolunda kaybolan diğer oğlu İsmaili gittiği her yerde araması ve hissettikleri de en çok etkilendiğim kısımlar. Eşi Sitare'ye olan aşkı ve onu hep özlemle hatırlaması..

Zulüm ve acının eksilmediği bu topraklarda Yunus aşka giden yolun şiirden geçtiğini anlıyor ve bu yolda ilerliyor. Bir süre sonra tıpkı dedesi gibi o da tüm Anadolu’nun örnek aldığı insanlar arasına giriyor.

Romanda en beğendiğim kısım ise şu ;
Yunus bir vakit  Tapduk Sultan'ın dergahından habersiz İsmail'i bulmak için yola koyulur. Sorasında iki Abdal yani derviş  ile karşılaşır ve onların kerametlerine tanıklık eder. Sabah birinin tarlasında çalışıyorlar , ibadetlerini yapıyorlar , sohbet ediyorlar ve en sonunda akşam iki Abdaldan biri dua edip önlerine yemekler indiriliyordu. İkisi de sırayla dualarını ettikten sonra sıra Yunus'a geldiğinde mertebesini bilmediğinden Yunus biraz geri çekiliyor. Sonra razı olup dua ettiğinde dervişlerin ettiği duadan sonra gelen yemeklerin 2 katı geldiğini görünce Abdallar kimin hürmetine dua ettin diye soruyorlar. Yunus da, siz kimin hürmetine dua ettiyseniz bende onun hürmetine Allah'a dua ettim diyor. Abdallar aralarında biraz bakıştıktan sonra Yunus'u bayıltacak sözü söylüyorlar. '' Tapduk Emre'nin dergahında odun taşıyan Oduncu Yunus vardır onun hürmetine isteriz ''deyince olan oluyor . İşte o vakit Yunus Yunusluğunun farkına varıyor ve tekrar Tapduk Sultan'ın kapısına dayanıyor...

Romanın her sayfasında Yunus’un hamlıktan saflığa geçişi okunuyor.
Okudukça bazı yerlerde tüyleri diken diken ediyor..
Her bölümde sonra ki bölümü merak ettiriyor.
Yunus Emre’nin hayatı roman tarzında o kadar güzel anlatılmış ki..
Son olarak kesinlikle sindirerek okunması gereken bir kitap. Her sayfası ayrı bir huzur veriyor..
Okumayanların kesinlikle okumasını şiddetle tavsiye ediyorum :)

Kitabın ;
Yayın evi: Kapı Yayınları
Sayfa sayısı: 361


Yazıyı beğendiyseniz, paylaşırsanız çok sevinirim. Şimdiden teşekkür ediyorum. Kendinize iyi bakın. Bir sonra ki yazımda görüşmek üzere :)

25 Ekim 2017 Çarşamba

"123 Yıl Önce Başlayan Uzun İnce Bir Yoldaki Yolcunun Hikayesi"


Merhaba edebiyat severler, yeni bir yazı ile karşınızdayım, bu yazımda hepimizin yakından tanıdığı Aşık Veysel Şatıroğlu'nu ele alacağım. Bugün bu büyük ozanımızın uzun ince bir yolda yürümeye başlamasının 123. yıl dönümü, iyi ki doğdun güzel insan.

Aşık Veysel, mahlasından da anlaşılacağı üzere aşk ile yaşamış ve bu aşkı sazının tellerinden başlayarak dinleyenin yüreğine kadar aksettirecek derecede ifade edebilmiş bir ozanımızdır. 

Hangimiz bilmeyiz ki onun hüzünlü hayat hikayesini, 7 yaşında çiçek hastalığına yakalanarak görme yeteneğini tamamen kaybeden Veysel, bize çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Görmeden sevmenin, gözle görünenin değil de yüreğinde hissedilenin önemli olduğunu bize her defasında hatırlatan ozanımız şiirleriyle de gönüllerimizi  adeta mest etmektedir:

"Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa"

Aşık Veysel hayata gözlerini kapayıp yüreğini sonuna kadar açan bir insandı. Belki başını kaldırdığında gökyüzünü göremiyor olabilirdi ya da denizin engin maviliğini seyredemiyor olabilirdi; ama kim bilir yüreğinde nice gök kuşakları nice denizler yatmaktaydı. Varsın olsun gözleri dünyanın sahte güzelliklerini görmesin, hangi biri onun yüreğinin güzelliğine eş değer olabilir ki? 

Hiç eğitim almadan küçük yaşta sazı eline alan Veysel, Allah vergisi bir yetenekle türkülerini oluşturuyordu. Hakkın verdiği yetenekle hakkı anan, halkı anlatan, duygularımıza tercüman olan koca yürekli insan... 123 yıl önce uzun ince bir yolda çıktığı hayat serüveni 1973 yılında sona eriyordu, 1973 yılında sadık yari kara toprağa kavuşuyordu. Ardında nice türküler, nice şiirler bırakarak gidiyor ve şu dizeleri bize onu hiç unutturmuyor:

"Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın."

Bu millet seni hiç unutmadı ve eminim ki unutmayacaktır. Yüreğimize işleyen türkülerinle hatırlayacağız seni, senin yerine gökyüzüne bakıp senin yerine izleyeceğiz dalgalı denizi. Yüreğine sağlık güzel insan, nur içinde yat, doğum gününde bu yazı ile seni sonsuzluğa uğurluyorum. İyi ki doğdun Aşık Veysel.

Aşık Veysel'in yaşantısını ve türkülerini kısaca anlatmaya çalıştım, eminim ki yüzlerce sayfa yazsam da hakkıyla anlatamam. Yazıyı paylaşarak aşığımızın doğum gününü bilmeyen ve aşığımızı tanımayanlara duyuralım lütfen. Ben yazımı burada noktalarken sizi ozanımızın en bilindik şiiri olan "Uzun İnce Bir Yoldayım" ile baş başa bırakıyorum. Ozanımızın sesi ile sazın müthiş uyumu...











18 Ekim 2017 Çarşamba

"DÜŞLERİNDEN ÖPECEĞİM"


Sonbaharın hüznü düşerken gönlüme
Sararıyor düşlerim de yapraklar gibi.
Derdimi dökerken sararan yapraklara
Yüreğimden damlıyor her bir gözyaşı.

Bulutların ardına saklanan güneş gibi
Gizleniyor hayallerim de karanlıklarımdan. 
Söyleyemediğim her sözcük erirken içimde
Yüreğime sığmıyor bu hüzün.

Sonbahar damlarken sessizce yüreğime
Ben hüznümle besliyorum umutlarımı.

Yeniden gelecek maviliklerin hayaliyle
Bekle beni, bekle sevdiğim
Bir gece ansızın düşlerinden öpeceğim. 



Fotoğraflar için Maviden Damlayanlar'a teşekkürlerimi sunuyorum. 
Şiiri beğendiyseniz paylaşırsanız sevinirim, bir başka şiirde görüşmek üzere hoşça kalın :)

15 Ekim 2017 Pazar

Maviliklerden Gelen Fısıltılı Bir Hikaye Dinlemek İster Misiniz ?



Merhaba sevgili okurlar.

Size bu yazımda Kız Kulesi'nden ve efsanevi olan hikayesinden bahsederek kendi yorumumu da paylaşmak istiyorum :)

Kız kulesi, İstanbul Boğazının Marmara Denizi'ne çok  yakın bir  kısımda Salacak yakınlarında bulunan küçük bir adacık üzerine kurulmuş bir yapıdır. Üsküdar'ın adeta simgesi olan bu kule Üsküdar'da Bizans'tan kalan tek eserdir. Geçmişinde zaman zaman gözetleme kulesi, deniz feneri gibi amaçlarla kullanılmış ve yıllardır İstanbul'un sembollerinden biri haline gelmiştir. Bugün bulunan kulenin temelleri ve alt katın önemli olan kısımları Fatih devri yapısıdır.
Geçen yüzyıldaki görüntüsü korunmuş, zamanımızda da turizme tahsis edilerek lokanta ve seyir balkonu olarak hizmet vermektedir. Kız kulesi kara sevdayı, aşkı, entrikalı hikayeleri çağrıştıran duruşu ile alımlı  ve denizin ortasında koskocaman bir yalnızlığı da ifade eder.

Yüzyıllardır Kız Kulesi hakkında bir çok hikaye anlatılmış adeta bir efsane olmuştur. En çok bilinen ve kabul edilen hikayesi ise Yılan Hikayesi'dir. Size kısaca bahsedeyim.

Bizans imparatorunun bir kızı olmuştur ve kral buna çok sevinmiştir. Kral ülkenin bilginlerini kızını yetiştirmesi için görevlendirir. Ancak kahinlerden birisi kızının 18 yaşına geldiği zaman bir yılan tarafından sokulacağını ve  zehirlenerek öleceğini söyler. Bu yorumdan çok  etkilenen kral denizin ortasındaki küçük bir ada üzerinde bulunan kuleyi düzenlettirir. Kızını da buraya yerleştirir, böylece yılandan kızını korumuş olacağını düşünür.
Yıllar geçer kız on sekiz yaşına yaklaşmıştır ve bütün tedbirlere rağmen, kıza gönderilen üzüm sepetinin içinde bir yılan kuleye girmiş bulunur. Kimse farkına bile varamadan prenses üzümü yerken yılan sokar, zehirler ve kız ölür. Bu olay karşısında çok üzülen kral kaderden kaçılamayacağını anlar. Kızının toprağa gömülürse yılanlara yem olacağını düşünür ve kızının cesedini mumya yaptırıp pirinç tabuta koydurur. Bu tabutun da Ayasofya'nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini ister. Bu şekilde kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünür.
Bu tabutun üzerinde iki delik görülmüş olduğu söylenir ve yılanın kızı ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılır.

Kral kızını dağın başına da kaçırsa, okyanusun ortasına da götürse olacak hiçbir şeyin önüne geçemez. Yaşanması gerekenler yaşanır. Düşünmek istemediğimiz şeylerden bile kaçamazken, yaşanılacak hiçbir şeyin önüne geçemeyiz sevgili okurlar.

Yahya Kemal'in de dediği gibi; "Hiç şaşmayan saat gibi işler durur kader."



Yazıyı beğendiyseniz, paylaşırsanız çok sevinirim :) Kendinize iyi bakın :)


10 Ekim 2017 Salı

"ORTAKÖY'DE MAVİ BİR HUZUR-ORTAKÖY CAMİSİ"

Merhaba sevgili okurlar :)
Sizlere bu yazımda İstanbul'un güzide yerlerinden kabul ettiğim Ortaköy'ün güzelliğini ve hep bulunmak istenilecek bir yer olan Beşiktaş'a bağlı, Büyük Mecidiye Cami olarak da bilinen Ortaköy Cami'sinin büyüsünden bahsetmek istiyorum.


Öncelikle bence Ortaköy ve Beşiktaş, İstanbul'da mutlaka gezilip görülmesi, manzarasının doyasıya izlenilmesi gereken yerlerden biri. Ben Ortaköy'e epey uzak bir semtte oturuyorum ve tahmin edersiniz ki İstanbul trafiğinde bu uzaklıkta oraya gitmek bazen saatlerimi alabiliyor; ama biliyorum ki kaç saat sürerse sürsün sonunda göreceğim muhteşem bir manzara ve o manzaraya karşı huzurla oturabileceğim mükemmel yerler mevcut. Ortaköy'de kumpirciler meşhurdur. Ben pek sevmem ama sırf kumpirini yemek için buraya gelenler epey çoğunlukta. Tabi manzarasından sonra :)


Burası denize ve Boğaziçi Köprüsü'ne karşı güzel kafeleri ve camisiyle bence herkesin çok beğeneceği ve ayrılmak istemeyeceği bir yer. Ortaköy Cami, Ortaköy İskelesi'nde ve Boğaziçi'nin Rumeli yakasında yükselen, 19. yüzyılda yaptırılan zarif bir cami. Cami, Abdülmecit Han tarafından Nigoğos Balyan'a 1853 yılında inşa ettirilmiş. Yapı Barok mimarisinin güzel örneklerinden bir tanesinidir. Caminin inşa edildiği yerde daha önceleri, Vezir İbrahim Paşa'nın damadı Mahmut Ağca'nın yaptırdığı bir mescit varmış. 1721 yılında yaptırılan mu mescit Patrona Halil Ayaklanması sırasında yıkılmış. Yerine yapılan bugünkü Ortaköy Cami, 1894 yılında gerçekleşen depremden sonra minaresinin külah bölümü yeniden düzenlenmiş. 1960 yılında göçmen tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılınca temel güçlendirmesi yapılmış ve 1984'de geçirdiği yangın felaketinden sonra restore edilerek eski ihtişamına kavuşturulmuş. Gerçekten ne çok şey atlatmış ve hala muhteşem gözüküyor.


Cami'nin en sevdiğim özelliklerinden biri; caminin içindeyken yeterince huzur doluyorsunuz bir de denize manzaralı olunca paha biçilemez doğrusu. Asla çıkmak istemiyorum :)


Celal Esad Arseven bu camiden bahsederken: "Marmara'dan Boğaz'a girerken İstanbul'un en göze çarpan bir noktasında bulunan ve sahili süsleyen bu cami, sanki Boğaziçi'ne nazar değmesin diye oraya takılmış bir MAŞALLAH gibidir." diyor. Hiçbir cami yerine bu kadar yakışmamıştır bence.
Umarım bu camideki huzuru tatmayanlarınız varsa mutlaka bir gün tadar :)

Yazıyı beğendiyseniz, paylaşırsanız çok sevinirim. Bir sonraki paylaşımda görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın :)

4 Ekim 2017 Çarşamba

TÜM MAVİLİĞİNİ AL DA GEL



Gelsen diyorum artık,
Ömrü sona eren hastaya gelen Azrail hızıyla gel,
Denize düşen yağmur tanesi gibi gökyüzünden gel,
Yüreğimi titreten aşkınla çık gel yüreğinden,
Bitmeyen hüznümle başa çıkmaya gel.

Valizine ne koyacağın hiç önemli değil,
Tüm maviliğini al da gel.


Fotoğraf çekimi için Maviden Damlayanlar'a teşekkür ediyorum.
Şiiri beğendiyseniz paylaşırsanız sevinirim, görüşmek üzere :)

EN ÇOK OKUNANLAR